AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Michelle Malmsten.

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Michelle Malmsten
Muggle'sınız lütfen rütbenizi bir an önce belirleyiniz.
Muggle'sınız lütfen rütbenizi bir an önce belirleyiniz.
avatar

Mesaj Sayısı : 20
Patronus : At. Sihirsel Soy : Muggle doğumlu.
En Belirgin Özellik : Zeki.
Rpg Puanı :
94 / 10094 / 100
Düello Gücü :
0 / 1000 / 100

MesajKonu: Michelle Malmsten.   Perş. Ağus. 18, 2011 11:44 am

Sadece dört duvardan oluşan, bomboş bir odada yapayalnızdım. Ortam o kadar karanlıktı ki nerede olduğumu kavrayabilmem için ellerimle etrafı yoklamam gerekmişti. Neyden kaynaklandığını bilmiyordum ancak nefes nefeseydim. Sanki bir şeyden kaçıyormuşum da sonunda onu atlatıp bir yere saklanmayı başarmış gibiydim. Her ne kadar kalp ritmimi düzene sokmaya çalışsam da bilmediğim bir nedenden dolayı içimde büyüyen o korku buna engel oluyordu. Duvara yaslanmış bir şekilde kendime gelmeye çalışıyordum. Her ne kadar önümü bile göremesem de başımı çevirip etrafımda bir şey var mı diye bakmadan yapamıyordum. Sanki çok derinlerden gelirmişçesine kulağımı çınlatan sesle irkildim. Nefes alış verişlerim tekrar hızlanmıştı. O boğuk ve soğuk ses ''Elyse.'' diyordu. Korkutucu bir ses değildi belki ama yine de nereden geldiğini anlayamadığım için tüylerim diken diken olmuştu. Kulaklarımda çınlayan o ses tekrarladı kendini. ''Elyse.'' Etrafıma bakıyordum sürekli. Boyun eklemlerim yorulmuştu artık. Ama rahat değildim aksine korkmuş, huzursuzdum. Savunmasız hissediyordum. Ölüme yakın hissediyordum. Tekrar tüylerimi ürperten o ses ''Elyse.''diye süzüldü kulaklarımda. Sesin odanın içerisinden gelmediğini hissedebiliyordum. Çok uzaklardandı sanki, çok derinlerden. Odadan gelen tek ses titremekten duvara çarpan tırnaklarımın sesiydi. Duvardan destek alarak bulunduğum yerden doğruldum ve ayağa kalktım. Kaçmak istiyordum hem de arkama bakmadan. Ama herhangi bir çıkış yolu olduğunu zannetmiyordum. Artık rahatsız edici bir hal alan o aynı ses yine ''Elyse.'' demişti. Kendime engel olamamıştım. ''Kimsin sen ?'' diye inlemiştim. Kime aitti bu bana işkence yapan ses ? ''Elyse, kampa git kızım…'' demişti bu sefer. 'Kampa git, kızım.' da ne demek oluyordu ? Ne kampı, ne kızı ? Kalbimin atışları bomboş oda içerisinde yankılanacakmışçasına hızlanırken adeta dilim tutulmuştu. Diyecek tek bir söz bulamıyordum. Anlam veremiyordum bütün bu olanlara. ''Kampa gitmelisin kızım…'' diye tekrarlanmıştı ses. Sinirlenmenin, hışımla hareket etmenin beni daha da fazla heyecanlandırmaktan başka bir işe yaramayacağına karar vererek fısıldarcasına ''Ne kampı ?'' dedim. Cevabın gelmesi uzun sürmüştü. Çaresizce duvara yaslanmış beklerken sonunda beklediğim cevap kulaklarımda yankılanmaya başlamıştı. ''Kampa git kızım.Melez Kampı’na…''

Yatağımdan sıçrayıp doğrulduğumda tek düşünebildiğim boğulmadan önce nefes alabilmekti. Göğsüm sıkışmaya başlamıştı. Elim ayağım birbirine karışmıştı. Titreyen ellerimle önüme düşen saçlarımı kulağımın arkasına ittirip sakinleşmeye çalışmıştım. Bu beni nefessiz bırakan üçüncü rüyaydı. Kalp atışlarımı ritme sokup az da olsa sakinleştikten sonra üzerimdeki battaniyeyi bir kenara fırlatarak terden üzerime yapışmış olan geceliğimi elimle havalandırmaya başladım. Komidinimin üzerinde duran beyaz kol saatime bakacakken çalan alarmım bana okula hazırlanma vaktinin geldiğini belirtmişti. Odamdan çıkıp banyoya giden uzun koridorda ilerlerken beni bu kadar geren bu rüyayı daha ne kadar göreceğimi merak ediyordum. Belki gördüğüm rüyalar tıpatıp birbirinin aynısı değildi ama gerçekleşen tüm olaylar neredeyse aynıydı. Rüyamdaki o sesin söyledikleri, söylediklerinin sıralaması bile aynıydı. Değişen tek şey bulunduğum mekandı. Hiç değilse geçen seferki gibi deniz altında olmamdan iyiydi. Yüzüme çarpan serin su beni kendime getirmek için yeterli olmuştu. Yüzümü kurulamadan hızlıca odama koştum. Özensiz bir şekilde yatağımı yaptıktan sonra dolabımın kapağını açarak ne giyeceğime karar vermeye çalıştım. Dar, açık renk kot pantolonumu ve gül pembesi soluk tişörtümü dolaptan çıkarıp yatağın üzerine koyarken odamdan içeri giren üvey babam telefonu bana uzatarak ''Jake arıyor.'' demişti. Telefonu elinden alarak neşeli bir ses tonuyla ''Selam.'' dedim. Jake benim yaklaşık dört yıldır erkek arkadaşımdı. Aramızdaki romantik ilişkiden çok onun dostluğunu seviyordum. En iyi dostum olduğu söylenebilirdi. Onunla konuşmayı, onunla beraber vakit geçirmeyi fazlasıyla seviyordum. Sanırım bu yüzden ilişkimizi bu kadar uzun zaman boyunca sürdürmeyi başarabilmiştik. Eğer elimde geçmişe dönme gibi bir fırsat olsaydı aramızdaki ilişkinin romantik tarafını yok etmek isterdim. Eğer bir fırsat olsaydı çıkma teklifini asla kabul etmezdim. Onda ihtiyaç duyduğum şey aşkı değildi, dostluğuydu. Bunu hiçbir zaman dile getirememiştim ve getirmeyecektim de. Susuyordum çünkü ayrılırsak aramızda aşk da dostluk da kalmayacağını biliyordum. Yanımda durmasını sağlamak için tek yapmam gereken beni öpmesine izin vermemdi. Buna dayanabilirdim. Jake ''Nasılsın ?'' diye sorduğunda zihnimden geçen tüm düşünceleri silmeye çalışarak ''İyiyim ya sen ?'' diye sordum. Jake'in bana tam anlamıyla aşık olduğunu biliyordum. Yani o işin cinsel tarafında da değildi, sadece beni kaybetmek istemiyor ve yaptığım her şımarıklığa dahi göz yumuyordu. Onun gibi birini nasıl bu kadar etkileyebildiğimi hala anlayamıyordum. Yani belki güzeldim ama bana bu kadar bağlanmasını sağlayacak bir etkileyiciliğim yoktu. Karakter özelliklerim desem, sanırım benim gibi bir kızı her yerde bulabilirdi. Yine de bundan rahatsız olmuyordum, bana bu kadar bağlı olması tam da ihtiyacım olan şeydi. Jake beni her durumda rahatlatmayı başaran o ses tonuyla ''İyiyim. Seni almamı ister misin ?'' diye sordu. Kendi kendime omuz silkerken ''Evet neden olmasın ? Görüşürüz o zaman.'' dedim. Jake de ''Görüşürüz.'' dediğinde telefonu kapatarak hazırlanmaya devam ettim. Aynamın karşısına geçerek saçımı gevşek bir at kuyruğu yaptım ve sade bir makyaj da yaptıktan sonra dolabımın yanındaki beyaz çantamı alarak aşağı kata indim. Üvey babam mutfakta benim için bir şeyler hazırlıyordu. Çiğ hamur kokusundan krep hazırlamakta olduğunu fark etmem zor olmamıştı. Üvey babam Henry annemin evlendiği ikinci kişiydi. Annem öldüğü zaman bile beni bırakmayarak ailemize olan bağlılığını kanıtlamayı başarmıştı. Bu yüzden gözümde hiçbir zaman azalmayacak bir değere sahip olmuştu. Belki bir anne gibi ilişkilerimde, sorunlarımda yardımcı olamıyordu ama ailemden sahip olduğum tek kişi oydu. Onu kaybetmeyecektim, kaybedemezdim. Bar gibi düzenlenmiş mutfağımıza geçtiğimde bir sandalyeye oturarak ''Kahvaltı enfes görünüyor.'' dedim samimi bir şekilde. Henry de gülerek ''Yedikten sonra böyle demeyeceksin.'' dedi. Yemeklerinin çok iyi olduğu söylenemezdi belki ama beni idare ediyordu. Çoğu zaman dışarıdan yemek sipariş etsek de arada bir Henry de elinden gelen yemekleri yapmaya çalışırdı. Bundan asla şikayetçi olmamıştım. Elimdekilerin kıymetini bilmeyi öğrenmiştim. Henry krepleri pişirmeye devam ederken ''Ah bugün çok garip bir rüya gördüm.'' dedim sohbet etmek istercesine. Henry bir yandan tavadaki kreplerle ilgilenirken bir yandan da ''Nasıl bir rüyaydı ?'' diye sordu. Kırık ve bakımsız saçlarımla oynarken rüyamı anlatmaya başladım. ''Aslında bu rüyayı günlerdir görüyorum. Yani hepsinde genel tema aynı sadece mekanlar farklı. Yine de beni ürkütmeye yetti.'' dedim kıkırdayarak. Henry tavada pişen krepleri teker teker tabağa koyarken ''Ne oluyor rüyanda ? Yine yatmadan önce korku filmi izledin değil mi ?'' dedi gülerek. ''Hayır izlememiştim ! Rüyam biraz garip. Yani tek olan şey göremediğim birinin bana seslenip durması.'' derken bir anda ses tonumu korku filmlerindeki kötü adamların seslerine göre ayarlayarak ''Elyse, kampa gel. Melez Kampı’na !'' diye haykırdım. Henry garip bir şekilde bana bakıyordu. ''Melez Kampı’na dediğine emin misin ?'' sordu nedenini anlayamadığım bir gerginlikle. Tavrımı değiştirmeden ''Evet bu rüyayı üç gündür üst üste görüyorum. Yanlış hatırlıyor ihtimalim olamaz. Ne oldu birden ?'' diye sordum. Henry tekrar gülümseyerek ''Hiçbir şey, sadece merak ettim.'' dedi. Onu sorgulamadan peki anlamında omuz silktim. Henry’nin uzattığı tabağı hevesli görünmeye çalışarak alırken mutfaktaki duvar saatine baktığım zaman biraz daha hızlı olmam gerektiğinin farkına vardım. Hızlı hızlı tatsız hamur parçalarını yedikten sonra ağzımı portakal suyuyla doldurdum ve ayağa kalktığım zaman kapının önündeki arabayı görmem uzun sürmedi. Uzanarak üvey babam Henry’nin yanağına usulca bir öpücük kondurdum. Kapıdan dışarı çıktığımda arabada beni bekleyen Jake’i görmek içimi bir mutluluk kaplamasını sağlamıştı bile. Arabaya binerek sıradan bir gün geçirmeye hazır olmaya çalıştım.

Kapı zilini üç dört defa çalmama rağmen açılmayan kapı karşısında garip bir durum olduğunu anlamıştım. Henry bu saatlerde mutlaka evde olurdu. Beni karşılar, evdeki hazırlığını bitirir ve tekrar işine giderdi. Yıpranmış çantamın ön cebinden çıkardığım anahtarla kapıyı açarak içeri girdim. Evet, kesinlikle garip bir şeyler vardı. Çantamı koltuğun üzerine bırakırken ''Henry !'' diye bağırdım. Yere devrilmiş olan sandalyeleri kaldırıyordum. Neler olduğunu hala kavrayabilmiş değildim. Etraf bir şekilde feci halde dağılmıştı ve ben iyice endişelenmeye başlamıştım. Henry’den de ses seda çıkmamıştı hala. Salonda gözüme çarpan şeyleri eski yerlerine koyarken merdivenleri çıkmaya başladım. Odama giden uzun koridorda ilerlerken gelen sesleri işitebiliyordum. Ürkek bir şekilde odama girerken ''Henry nerdesin ya ?'' diye söylendim. Dolaplarımı boşaltan Henry birkaç saniyeliğine arkasını döndü ve ''Hoş geldin.'' dedi. Yatağımın üzerindeki bavul ve tamamen boşalmış olan çekmecelerim beni iyice korkutmaya başlamıştı. Henry ise bir açıklama yapmadan askılardaki kıyafetlerimi bavula rastgele atıyordu. Titreyen çaresiz sesimle ''Henry neler oluyor ?'' diye sordum. Sesim ağlayan mızmız bir çocuk gibi çıkmıştı. Henry ise sorularıma cevap vermeyecek gibi duruyordu. Ona engel olmaya çalışmadım. Sadece ne yapıyorsa bitirmesini bekledim ve odamdaki koltuğuma çaresizce kendimi bıraktım. Gözlerimden yanaklarıma doğru süzülen yaşlara engel olamamıştım. Sinirli bir şekilde gözyaşlarımı silerken bavulumun fermuarını kapatan Henry’i izlemeye devam ediyordum. Henry yatağa oturarak başını ellerinin arasına aldı ve derin bir iç çekti. Hiçbir şey sormadan onun anlatmasını bekledim. Henry kendini toparlayıp doğrulduğu zaman konuşmaya başladı. ''Elyse sana bunu en açık yoluyla anlatacağım. Rüyaların bir çağrıydı. Annen gerçeği onla evlendiğim zaman anlatmıştı. Her ne kadar kabullenmekte zorlansam da gerçeği biliyordum. Kampa gidiyorsun.'' dedi. Neyden bahsettiğini anlamıyordum. Dediği hiçbir şey mantıklı gelmiyordu bile. Ne cevap vereceğimi şaşırmıştım. Ağzımdan çıkan tek şey ''Ne ?'' kelimesi olmuştu. Henry daha fazla anlatmayarak yatağımın üzerindeki bavulları kaldırdı. Onları yerde sürüklemeye başlarken ciddi olduğunu anlamıştım. ''Gidiyorsun Elyse.'' dedi. Onun gerçekçi bir adam olduğunu bilirdim. Ne yapmak istediğini anlamamıştım ama rüyamın gerçek olduğundan kastını çözememiştim. Sadece ağlamama engel olmaya çalışarak gönülsüz bir şekilde onun arkasından gitmeye başladım. Bavulları bagajına koyarken çoktan arabaya girmiştim. Hiçbir ısrara ve zorluğa gerek kalmadan sadece söylediklerini yapıyordum.

Uzun süren bir araba yolculuğundan sonra gerçekler başımı ağrıtmaya yetmişti. Ben bunları kaldıramayacak kadar hayal gücünden yoksundum. Tek düşünebildiğim rüyamdaki o sesti. ''Elyse…'' diye kulaklarımı çınlatan o ses. Henry her şeyi anlattıktan sonra tek kelime bile etmemişti. Ama gözlerindeki hüzünü sezebiliyordum. Eve saldıran bir canavar olduğu düşüncesi gitmem için yeterliydi gerçi. Henry başını derde sokamayacağım kadar iyi bir adamdı. Onu tehlikeye atmak ya da ona zarar vermek istemiyordum. Sadece onu özleyecektim. Jake’i özleyecektim, benim biricik sevgilimi, hayatımı, geride bıraktığım her şeyi. Artık hiçbir bağım kalmamışçasına yolculuğa devam ederken beni hayatımdan koparan bu sesin hangi tanrıya ait olduğunu düşünüyordum. Babam olması umrumda değildi, ondan şimdiden nefret etmiştim. Henry yavaşlamaya başladığında geldiğimizi ne yazık ki anlamıştım. Henry arabayı durdurarak uzunca bana baktı. Ben ise başımı ondan yana çeviremiyordum bile. Gözlerimde tuttuğum yaşların direkt olarak akmaya başlayacağını biliyordum çünkü. Henry ''Kızım.'' dediği zaman ona doğru döndüm ve sanki hiç ayrılmayacakmışız gibi ona sarıldım. Garip ama kısa süren bir vedadan sonra bagajdan çıkardığım bavulları hışımla sürüklemeye başladım. Karşımda duran kocaman Melez Kampı tabelası her şeyi gerçekçi kılıyormuş gibi ilerliyordum. Bütün bunların bir rüya olmasını ummak yapabileceğim tek şeydi.

*Rp PJO kurgusuna göre uyarlanmıştır, başka bir site için kullanmıştım.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Beatricia Gallagher
Yönetim
Yönetim
avatar

Mesaj Sayısı : 584
Gerçek İsim : Yağmur
Patronus : Kuğu. Sihirsel Soy : Melez.
Özel Yetenek : Görücü.
En Belirgin Özellik : Ayşinsever
Rpg Puanı :
100 / 100100 / 100
Düello Gücü :
50 / 10050 / 100

MesajKonu: Geri: Michelle Malmsten.   Perş. Ağus. 18, 2011 12:45 pm

Betimleme: 30 / 29
Renk ve Paragraf Düzeni: 10 / 9
Uzunluk: 5 / 5
İmla Düzeni: 10 / 9
Anlatım: 30 / 29
Kurgu: 15 / 13
Puanınız: 94
Aramıza hoş geldin.




SENİYERİM:
 

SENİDEYERİM:
 

Alİşte:
 

Ühü:
 


OHA RUPERT'İN DOĞUM GÜNÜ HERKES KUTLASIN RUPERT RUPERT RUPERT RUPERT RUPERT HER ŞEYİM HER ŞEYİM HER ŞEYİM HER ŞEYİM.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://twitter.com/#!/yagmurayyildiz
 
Michelle Malmsten.
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Karakter İşlemleri :: Puan Belirleme-
Buraya geçin: