AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Carterville, Yvonne.

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Yvonne Carterville
Muggle'sınız lütfen rütbenizi bir an önce belirleyiniz.
Muggle'sınız lütfen rütbenizi bir an önce belirleyiniz.
avatar

Mesaj Sayısı : 1
Sihirsel Soy : Safkan.
En Belirgin Özellik : Ayrık dişleri.
Rpg Puanı :
92 / 10092 / 100
Düello Gücü :
46 / 10046 / 100

MesajKonu: Carterville, Yvonne.   Çarş. Ekim 05, 2011 4:36 pm


    Yalnız kalmayı gerçekte fazlasıyla seven bu genç kadın tam şu anda yanında birilerinin olmasını delicesine istiyordu. Üzerinde oturmakta olduğu masada ileriye doğru uzattı uzun bacaklarını ve sırtını buz mavisi üzerine altın rengi boyalarla yapılan süslemelerle kaplı duvarı yasladı. Odasını bu renge boyadığı günden beri hepsi kendinden küçüklerle dolu bu binaya karşı içi ısınmaya başlamıştı. Gözlerini duvarlarda gezdirdi ve gereksiz derecede geniş yatağa ulaştığında, kar beyazı örtülerin arasında yatan ve battaniyeyle bir bütün haline gelmiş gibi görünen ruh hayvanının açık mavi gözleriyle karşılaştı. Yüzünde minik bir gülümseme belirdi, odanın bu renk duvarlara sahip olmasının ana sebebi, kutup kurdunun açık mavi gözleriydi. Blizzard bu düşünceye hafif bir homurtuyla cevap verince gülümsemesi genişledi genç kadının. Odaya bakmaya devam ederken yüzündeki gülümseme hiç kaybolmadı.

    Bu odayı, buz mavisi, beyaz ve altın rengi ağırlıklı dekorasyonunu, pencereden gördüğü yeşilliği seviyordu. Zaten aklı başında kimse bu okulun berbat bir yer olduğunu söylemezdi. Tam tersine, tapılasıydı. Bunun tek sebebi sürprizlerle dolu mimarisi veya öğrencilere sunduğu fiziki imkânlar değildi yalnızca. Bu okul, göründüğünden fazlasıydı ve Yvonne da buzdağının görünmeyen kısmından korkmaktaydı. Burada yaşamakta olan, eğitilmekte olanların çoğu potansiyel bir felaket, bir katil veya kusursuz bir hırsız olmalarını sağlayabilecek yeteneklerle donatılmıştı. Örneğin Yvonne, mükemmel bir hırsız olabilirdi. İç çekti hafifçe ve masadan aşağı sarkıttı bacaklarını. Yumuşak halı üzerinde sürükleyerek çıplak ayaklarını, boy aynasına ulaştı. Açık sarı, altın ve buğday rengi tutamlarla süslenmiş ve normalde dümdüz olan saçları, şimdi karman çormandı. Tuvalet masasında duran geniş taraklı fırçayla saçlarını tararken farkında olmadan mırıldanmaya başladı.


    " Le blé pour moi est inutile. Les champs de blé ne me rappellent rien. Et ça, c'est triste! Mais tu as des cheveux couleur d'or. Alors ce sera merveilleux quand tu m'auras apprivoisé! Le blé, qui est doré, me fera souvenir de toi. Et j'aimerai le bruit du vent dans le blé… "

    Bunlar, tilkinin sözleriydi. Ne kadar haklı olduğunu düşündü tilkinin, o da tilki gibi buğdayların arasında esen rüzgârın sesini Prens için sevmişti. Ancak Yvonne'un Küçük Prensi artık yoktu. Tilkininkiyse buğdaylar ve güller ve yıldızlarda yaşamayı sürdürüyordu. Yvonne'unki kayıptı, tilkininkiyse görmediğimiz gül yüzünden yıldızların güzel olduğuna inanan, gülüne olan sevgisi için bedenini arkada bırakandı. Yvonne ikisini de sevmişti. Hem de çok. Göğüslerinin arasında sallanan altın köstekli saate dokundu. Yüzüne minik bir gülümseme yayıldı. İçinde gizli anıların o kadifemsi dokusunu zihninde hissedebiliyordu. Aynadaki yansımasıyla göz göze geldi. Gözlerinin altındaki mor halkalar ve solgun teniyle, makyaja ihtiyaç duymadan da bir zombi olabilirdi. Ancak bu durumdan hoşnut olduğu söylenemezdi. Zombiler ve vampirler… Yaşayan ölüler ha? Şaka yapıyor olmalısınız. Aslında büyük ihtimalle bu okulda yaşayan ölü görme olasılığı vardı, yine de kendi gözleriyle görmeden bir şeyleri muhakkak doğru kabul etmek ona göre değildi.

    Kısa, siyah şortu pürüzsüz bacaklarından aşağı kaydırdı ve az önce çıkarttığına oranla uzun bir kot şortu kalçalarının üzerine çekti. Bedeninin kadınsı hatlarını belli eden dar, beyaz badiyi çıkardıktan sonra elini dolaba attı ve temas ettiği ilk tişörtü kaparak başından geçirdi. Saatini tişörtün dışına çıkarırken kısa ve bol tişörtün üzerine pastel rengi harflerle yazılmış yazı üzerine tek kaşını kaldırdı.
    " Hayat güzel ve ben de Kraliçe Elizabeth. Tanıştığımıza sevindim. " Saçlarını eline geçen lastikle atkuyruğu yaptı ve tuvalet masasının üzerinde duran ve güya mor halkalar üzerinde mucizevî bir hızla etki gösteren kremden sürdü. Bir etkisi olmayacağını içten içe bilmesine rağmen, plasebo etkisi sağlamak için olumlu düşünmeliydi ve bundan nefret ediyordu. Neredeyse. Çilekli dudak balmını, oda anahtarını, naneli bir sakız ve sigara paketi ile çakmağını şortunun ceplerine tıkıştırdı, ayakkabılarının bulunduğu kutularına yaklaştı ve ince tabanlı mavi kumaş ayakkabılarını ayaklarına geçirdikten sonra kendini odasından dışarı attı. İyi hissediyordu ve kimsenin bunu bozmasına izin vermemek niyetindeydi. Dudak balmını sürmediğini hatırlayınca, koridorun sonundaki pencereye yaklaşıp belli belirsiz yansımasını izleyerek ve bir yandan dışarı bakarak işini hızla halletti. Alt dudağını yaladığında aldığı çilek tadıyla gözleri parıldadı ve buraya geldiği günden beri nadiren sesini duyan yatakhane arkadaşlarından rastladığı birkaç kişiye iyi geceler benzeri kelimeler söyledi. Kızların uykulu yüzlerine hâkim olan şaşkınlık, Yvonne'u iyice keyiflendiriyordu.
    Yatakhanenin ağır kapısını ittirerek Ay’ın gümüşümsü ışığının, güneş ışığı altında hiçbir özelliği olmayan ağaçları, bankları ve bahçede yer alan her sıradan objeyi, gizemli bir haleyle boyamasını izledi kısa bir süre keyifle. Ardından çimenliğin üzerindeki taş yolu takip ederek genelde insanların boş bıraktıkları arka tarafa doğru yürüdü. Adım attıkça bir kaç gündür onu odasından çıkarmayan sıkıntının azalmaya başladığını, yerini fark edilmesini zorlaştıran bir keyifle sarmalanmış özlem, endişe ve merağın almaya başladığını ayrımsıyordu. Elini köstekli saatin üzerinde gezdirdi ve içine gizlediği anılarının sıcaklığıyla sanki birisi ona sarılıyormuş gibi güvende ve huzurlu hissetti. Çimenliğe tamamen hâkim taş banklardan birine oturdu ilk olarak ancak tenine değen soğuk taşın etkisiyle ürperdi, sırtını dikleştirdi ve oraya oturmaktansa tekrar odasına kapanmayı göze alabileceğine dair saçma sapan bir fikir aklına sızdı. Ancak bunu yapmayacağını bilecek kadar da tanıyordu kendini ve biliyordu ki eğer çimlerin üzerine oturur, ay ışığının altında daha da gizemli görünen çevreyi izler ve hatta bir kaç sigara içerse tekrar iyi hissedecekti kendini. Aynen bu sırayı izleyerek önce taş banktan kalktı ve çimenliğin daha iç kesimlerine doğru ilerlemeye başladı, ardından rahatça oturabileceği bir yer beklentisiyle çevresine bakınırken onu gördü.

    Ay ışığının altında beyazımsımı görünen ve gümüş gibi parıldayan saçlar. Ona doğru adımlar atmaya başladı yavaşça. Normalde yanına gitmezdi insanların ama çimlerin üzerine serilmiş bu çocuk bir şekilde kendine çekiyordu genç kadını. Mümkün olduğunca az ses çıkararak yüzünü görebileceği bir şekilde yaklaştı ona ve yüzü inceledi. Küçük Prens. Bunun bir tür şaka veya yanılsama olduğunu düşündü ilk olarak. Yeteneğinin yan etkisi olarak arada sırada gerçekte var olmayan şeyleri görebiliyordu ne de olsa. Onun gerçekten burada olmasını o kadar çok istemişti ki, genç adamın uyurkenki o huzurlu yüz hatlarına sahip bir hayalle karşılaşmıştı. Ona gerçekten dokunabilmeyi, sesini duyabilmeyi, kokusunu alabilmeyi gerçekten çok isterdi. Ama o, buraya gelemezdi. Buraya neden gelsindi ki? Sonra neden olmasın ki, ne de olsa sen de yeteneğini ondan gizledin ve sırf korkundan, bir kez bile yeteneğini onun üzerinde kullanmadın diye mırıldanan iç sesini duydu. Korkumdan değil, saygımdan diye düzeltti iç sesini. Beni kandıramazsın. Evet, iç ses haklıydı. Korkusundan bakmamıştı onun geçmişine, düşüncelerine, sırlarına... Korkuyordu. Onun hala kardeşini seviyor olmasından ve Yvonne'u sadece birlikte vakit öldürecek bir kadın olarak görmesinden korkuyordu. Şoku üzerinden attıktan hemen sonra genç adamın sağ yanına oturdu bağdaş kurarak ve cebindeki sigara paketinden bir tane çıkarıp yaktı. Genç adamın uyuduğunu düşündü. Narin parmaklarını onun sarı saçlarında, kusursuz hatlı yüzünde, dudaklarında gezdirmek istedi ancak yapamadı. Sadece ona bakarak sigara içti ve dumanını da adamın yüzüne üfledi. Bir kaç denemesinden sonra kırışan burun ve buruşan dudaklar adamın uyumadığını gösterdi. Yvonne onun üzerine eğildi gülümseyerek ve dudaklarındaki sigarayı işaret ve orta parmağıyla tutup ileri doğru uzattı yavaşça. Bu hareketine rağmen genç adam gözlerini açmadığında dumanı gecenin karanlığına üfledi, başını göğe kaldırarak. Açık grinin hafifçe esen rüzgârla dansını büyülenerek izledi. Adamdan yayılan alkol kokusunu alabiliyordu ve onun ne kadar içerse içsin sarhoş olmayan mizacından da haberdardı. Bu sebeple sadece yalnız kalmak istediğini düşündü, yine de onu burada bırakıp gitmemeye kararlıydı. Konuşurken, elindeki sigarayı adama uzattı yavaşça, dudaklarına bastırdığı yerde ay ışığıyla hafifçe parıldayan dudak balmının izini görünce minik bir gülümseme yayıldı yüzüne. Kullandığı şeylerin üzerine iz bırakmaktan garip bir şekilde zevk alıyordu.


    “ Geceyi hep sevdim. Bilirsin işte, ay ışığının en sıradan şeyleri bile gizemli bir şekilde parlatması, bir sır perdesinin arkasına saklaması hep hoşuma gitti. Gizemli şeyleri de bu yüzden sevmeye başladım, örneğin. Mesela birisinden çok fazla hoşlandım mı onun adını hiç kimseye söylemem. Onun kimliğinden bir parçayı başkasına teslim etmek gibi gelir bu bana. Gizli kapaklılığı sever oldum zamanla. Çağdaş yaşamı gözümüzde gizemli, büyülü kılabilecek tek şey bu gibi geliyor bana. Gizli tutarsan en sıradan şey bile tatlı, zevkli olabiliyor… “

    Kendi kendisiyle konuşur gibi söylemişti kelimelerini. Onun bir hayal olduğundan fazlasıyla emindi ve onun hayalleri, Yvonne’un onları ilk fark ettikleri anların dışında büyük bir gelişim göstermezdi. Örneğin duvara yaslı ve gözleri kapalı minik bir kız görse, bu kızın yapabileceği en büyük değişiklik gülümsemek veya yüzünü buruşturmak olurdu. Genelde hayallerinin gözlerini de görmezdi. Gözler, hayali gerçek kılardı çünkü duyguları dışa vurur, kişinin karakterinden bir parça yansıtırlardı. İşte tam da bu sebeple, genç adam mavi gözlerini yavaşça açıp kızın gözleriyle buluştuğu an, bunun her zaman gördüğü hayallerden çok daha fazlası olduğunu anladı. Göz göze geldikleri zaman benzinin solduğunu hissetti Yvonne. İçini garip bir ürküntü kapladı. Yüz yüze geldiği bu insanın salt varlığı öylesine büyüleyiciydi ki, izin verirse kızın tüm benliğine, ruhuna, giderek ona ait her şeye el koyabilirdi.


    Beyninin kıvrımlarında dolanan elektrikli his, kadını rahatlatıyordu. Adamın düşüncelerini okuyamasa da, onun düşüncelerini seviyordu. Ona ait pek çok şeyi seviyordu. Biliyordu, karşısında oturan genç adam için de böyleydi hayat. Sürüden ayrılanı kurt kapar derlerdi, ancak ne birbirlerini uzaktan tanıdıkları yıllar içinde, ne de birbirlerine yaklaştıkları o talihsiz dönemlerde, kurt ortaya çıkmıştı. Oysa ikisi, kalabalığa ters gelen şeyler yapmaya bayılırdı. Yvonne yaya trafiğinin en hızlı, en karmaşık olduğu caddelerin tam ortasında durur, ona çarpıp geçen, rahatsız bir şekilde bakan insanları önemsemezdi. Aslında insanlarla yakında olmak onun için gerçek bir sınavdı. Ne de olsa yeteneği, insanların çıplak tenlerine yaptığı temaslarla devreye giriyordu ve genç kız bu temasa hazırlıklı olmadığı takdirde de, yeteneğini devre dışı bırakana kadar ki süre içinde o insanın düşüncelerine hâkim oluyordu, bundan kurtulmak için odaklandığı anlardan sonra ise gerçek bir baş ağrısıyla sarmalanıyordu bedeni. Zaten onlara dokunmasa bile duyulamayan düşüncelerin ağırlığını beynindeki kıvrımlarda karıncalanmalar şeklinde hissediyordu. Bazen fazla can yakıcı ve sinirlendirici oluyordu bu his, bazense, bu adamın yanında olduğu her an, karıncalanma onu hayatta tutuyordu, yaşayacak gücü veriyordu Yvonne’a. Bunun sebebini ölene dek çözemeyeceğini biliyordu, çözmek de istemiyordu ama adamın düşüncelerini seviyordu. Onun uzun konuşmalarını, dünyayı değerlendirişini hep sevmişti. Karşılıklı koltuklarda oturup konuşmaya başlarlardı eskiden ve sonra onun birbirini takip eden ancak gittikçe dağılan fikirlerini kelimelere, seslere yansıtışını dinlerdi kadın. Konuşmazdı, onun yanında konuşması da gerekmezdi zaten. Onun sesinin kadifemsi dokusu kadını uykunun kollarına çekse de, fikirleri uyanık tutardı onu, gözleri, düşleri, düşünceleri… Şimdi onun mavi gözlerine dalmışken, bu anıları, konuştukları her şeyi yavaş yavaş tüm ayrıntılarıyla hatırlıyordu, aklına gelen anılarla birlikte köstekli saatin gittikçe ısındığını hissediyordu.

    Ona baktı. Dudaklarından çıkacak kelimeleri önemsemiyordu şu an. Sadece bakışlarındaki o garip dokunuşu, konuşurken dudaklarında beliren kıvrımı, sesinin düşüncelerinin ağırlığıyla azalıp artan tonlamasını önemsemek istedi. Ancak her zamanki gibi o konuştuğu anda, beyni, adamın bedenine duyduğu hayranlığı bir kenara bırakıp, kelimelerine önem verdi. Rüzgârın sadık bir yoldaş ve duyarlı bir sevgili gibi yanında gezindiğinin, sarı saçlarını uçuşturduğunun, bol tişörtü dalgalandırdığının farkında değildi. Sinir hücreleri ve beyni arasındaki o minik baplar kopmuş gibiydi sanki. 5 duyusundan ikisini devre dışı bırakırsa, kalan üçü sayesinde daha da iyi bir biçimde algılayabilirdi belki adamı. Saçma sapan bir düşünce olsa da beyni uydu buna. Çimlerin serin dokunuşunu hissetmemeye başladı, dudaklarındaki çilek tadını alamadı ancak onun sesini daha net duydu, yüzündeki ayrıntıları daha net gördü, kokusunu daha iyi algıladı ve bu, onu sarhoş edebilirdi.

    Baudelaire: Il me semble que je serais toujours bien la ou je ne suis pas. Başka bir deyişle: Öyle sanıyorum ki benim mutlu olacağım yer hep bulunmadığım yer olacaktır. Ya da daha açık söylemek gerekirse: Bulunmadığım yer, kendim olduğum yerdir. Ya da, iyice dobralaşırsak: Dünyanın dışında neresi olursa olsun.

    Adamın ne dediğinin önemi yoktu gerçekten de. Kıza ondan nefret ettiğini bile söyleyebilirdi, önemsemezdi bunu, sadece sesini duyabildiği için sevinirdi. Lanet olası bir biçimde ona takıntılı olduğunu fark etti ancak önleyemediği bir şeye ayak uydurmak istedi bir kerecik olsun. Sırtını dönüp gitmektense, onunla yüzleşti. Genç adamın sözleri yine de beyninde bir ışık yakmıştı. Bir ışık değil, hayır, bir zamanlar beyninde yanan meşalelerden en parlağının, sönmeye yakın ışığını büyütmüştü. Ancak tek bir istisnası vardı onun için bu sözlerin. Yvonne şu anda mutluydu. Uzun zamandır ilk kez başka bir yerde olmayı istemiyordu. Bu adamın yanındayken her daim hissettiği o huzur ve aynı şekilde hafif bir rahatsızlıkla mutluydu genç kadın. Onu gördüğü her an kalbinin arı kuşlarının kanat çırpışları gibi hızla atmasından memnundu. Dudaklarında istemsiz bir gülümsemenin belirmesinden de… Bu, ilk kez aşık olan yeniyetme bir kız gibi hissetmesine sebep olsa da önemsemiyordu.

    " Benim adımı birine söyler misin? "

    Dudaklarındaki gülümseme dondu. Elinde sigara olduğunu unuttu bir an için, sonra derin bir nefes çekti, cesaretini toplamak istercesine ve hemen ardından sigarayı yakınlarında bulunan bir taşa bastırarak söndürdü. Elinde olmadan dizlerini çenesinin altına çekti ve kollarıyla sardı bedenini. Kendini savunmak istediğinde, bir tehlike sezdiğinde yapardı bunu, oysa en çok bu adamın yanında güvende olduğunu biliyordu. Zaten onu korkutan da adam değildi, sözleri ve ona olan bağımlılığı kelimeleri dökmek veya dökmemek için yaşadığı şaşkınlıktı. Dizlerini çözdü. Onu kimseye anlatmazdı. İstese bile yapamazdı bunu. Aralarındaki o garip, bir ismi olmayan ilişkiyi, sadece bir kez bedenine dokunmuş olsalar da binlerce kez ruhuna dokunan bu adamı birilerine anlatarak, onunla aralarındaki özel anları bozmak istememişti. O geceyi düşündü, ardından unutmak istercesine başını iki yana salladı ve dizleri üzerinde doğrularak adamın çimlerin üzerindeki yüzüne doğru eğildi. Saçlarındaki tokayı çıkarttı yavaş bir hareketle ve düz tutamların aralarına girmesine izin verdi bir an için, ardından saçları sol omzunda bir araya getirdi ve dudaklarını adamınkilere bastırdı beceriksizce. Onun yanında liseli bir kıza döndüğü gerçeğini göz ardı ederek adamın dudaklarında, dokunuşlarının sıcak ve yumuşak dokusunda kayboldu. Öpüşmelerinin ne kadar sürdüğünü bilmiyordu ve dahasını istiyordu. Ama biliyordu ki sonsuza kadar öpüşseler de, onun dudaklarına asla doyamayacaktı. Yüzünü geri çekti, gülümsedi. İtiraf edeceği şeyin ağırlığını ve değiştireceklerini umursamadan konuşmaya başladı.

    “ Asla. Ama zaten kimseye bahsedemem ki senden. Az önce söylediğim sebep için öncelikle. “ Gözleri genç adamınkilerden ayrıldı ve geceye dikildi. “ Bir de senin yanındayken içimi dolduran huzuru nasıl kelimelere sığdıracağımı dahi bilmezken, seni anlatmak gerçekten de zor olurdu… “

    Bu hiçbir zaman huzurlu olamayan bir kadının itirafıydı ve sesi hafifçe titriyordu. Ona olan bağımlılığı uyuşturucu gibiydi. Her seferinde dozu biraz daha arttırması gerekiyordu, bir keresinde fazla kaçırmıştı ve o günden beri hücrelerinin her birinde o olmadığında eksik, üzgün, kırılmış hissediyordu kendini. Genç kadın en büyük zayıflığını itiraf etmiş olmanın ağırlığıyla baktı mavi gözlere. Ondan gelecek bir cevaba, olumlu bir cevaba, bir itirafa fazlasıyla ihtiyaç duyuyordu şu anda ve bu his yüzünden kendini bir bebek gibi hissediyor olmaktan da nefret ediyordu. Birilerine muhtaç olmaktan hiçbir zaman hoşlanmamıştı. Bu kişi kim olursa olsun bir türlü sevememişti. Belki alışkanlıklarına ters geldiği içindi bu, ne de olsa insanların muhtaç oldukları kişi her zaman Yvonne olmuştu, oysa ki bu genç adamın yanında hissettiği huzura delicesine ihtiyacı vardı kadını. Doldun alt dudağını ısırdı hafifçe. Düşünmeyi bırakması ve onun cevabını beklemesi gerekiyordu. Ve alacağı cevap ne olursa olsun, bunu kabullenmesi…

    " Ben zor bir adamım, Ivy. "

    Kendini bir çölün ortasında hissediyordu. Göz alabildiğine uzanan altın renkli kumlarla kaplı bu yerde, rüzgâr çevresinde oynaşıyordu kızın. Bu, sağından ve solundan, birbirine zıt esen hava akımları gibiydi ve kız kendini bir an için serin esintiye bırakıp huzurlu hissediyorsa, diğer an kumları havalandıran kuru, sıcak bir rüzgârla gözleri, boğazı yanıyordu. Bu çöl, kızın yaşamındaki en büyük seçimlerden birini yapmaya çalışırken oturduğu bir bekleme salonuydu adeta. Hissiz, acıtmayan, steril ve gerçek dünyadan uzak. Oysaki iki yanından uzanan yollar, bunun gerçek olduğunu kanıtlıyordu. Bir yanına, serin rüzgârın kaynağı olan tarafa, kızın oturduğu noktadan başlayarak taş bir patika şeklinde bereketli bir vahaya uzanan bir çizgi vardı. Yol uzun ve kuraktı. Kuru rüzgârın estiği tarafa uzanan yol ise ağaçlarla bezenmiş, nereye varacağı bilinmeyen, gölgeler ve güneşin kaçınılmaz birlikteliğiyle parıldayan, eğimli bazen yarıklar ve çukurlarla devamlılığı bozulan, bazen dümdüz ve en değerli taşlarla bezeli, bazen kaktüslerle kaplanmış bir yoldu. Bu yola girmek ilkine kıyasla daha fazla cesaret, güç ve inanç gerektirirdi. Ne de olsa emekleriniz, çektiğiniz acılar, akan kanınız ve damlayan yaşlar bir hayal kırıklığıyla sonlanabilirdi, çok düşük bir olasılıklaysa hep özlemini çektiği topraklara ulaşırdı insan. Ve kadın hangisini seçeceğini bilmiyordu. Adamın ne kadar zor olursa olsun onu yanında tutacağını biliyordu. Bunu kızı sevse de sevmese de yapardı. Kendini Lucinda'ya bağlı hissettiğinden yapardı ve yapardı çünkü adam için, sevdiği kadının yüz hatlarını, sesini ve varlığını en rahat hayal edebileceği beden Yvonne'unkiydi. Genç kadın bunu biliyordu ancak önemsemiyordu. Onu seviyordu, onu sevdiği için kardeşinin aralarına girecek hayaliyle yaşamaya bile razıydı.

    Belki bu halde olması gurursuzca gelebilirdi birilerine. Şu an düşünebilseydi o da bunu fark ederdi aslında. Ama konu o olunca, düşünmek istemiyordu. Hissettiklerini yaşamak istiyordu, aklına eseni yapabilmek, içini açabilmek. Varg’ın onu yargılamayacağını bilmesi düşünmeden hareket etmesine sebep olabilecek en önemli etkendi. Onun yanında olmayı seviyordu, sessizliğini, olduğu gibi olmasını seviyordu. Ama… Her zaman bir ama vardı işte. Bir şeyi asla sadece iyi yanlarıyla kabul edemez insan. Yaratılışımıza aykırı. Muhakkak elimizdekilerin kötü yanlarını görürüz. Kaçışımız yoktur bundan. Yvonne onun kötü yanının kardeşi olduğunu biliyordu. İkisini bir araya getiren oydu. Lucinda’nın anılardan kaçışı ve ablasını yalnız bırakışı, Varg’ın sarışın kadının iyi olup olmadığından emin olmak için kısa süre onda kalmak için gelmesi, bu sürenin gittikçe uzaması, kızın ona bağlanışı ve sevişmeleri… Kız en çok birine ihtiyaç duyduğu anda, kendini kaybetmek üzere olduğu anda ve ruhunu fırtınalara kaptırdığı sırada güvenli bir liman gibi çıka gelen bu adam, kadının hayatını alt üst etmişti. Ancak kötü bir şey değildi bu. O karmaşaya ihtiyacı vardı Yvonne’un kendini toparlamak için. Bu sırada Varg’a kapılacağını bilemezdi. Bilemezlerdi.

    Şimdi bir şey söylemesi gerekiyordu, ancak boğazı kurumuştu. Ne demesi gerektiğini, nasıl davranması gerektiğini bilmiyordu. Kalbi ve beyni iki ayrı yöne çekiştiriyordu kızı. Beyni, Varg’dan vazgeçmek adına o uzun ve taş yola girmesini istiyordu. Bu sayede onu unutana kadar acı çekerdi bir süre, sonra puf! Adam kalbinden çıkar, yeni biri girerdi içeri. Kalbiyse… Kalbiyse tüm riskleri almasını, Lucinda’ya rağmen onu sevmesini, Varg kardeşini unutana kadar sabretmesi ve ardından gerçekten istediği adamla mutlu olmasını diliyordu. Mantığını seçmesi gerektiğini biliyordu. Genç adam belki Luci’yi asla unutmazdı, belki uzun yıllar sürerdi bu ve belki Luci’yi uğruna unuttuğu kişi Yvonne değil de başkası olurdu. Bu risk, acı eşiğinin fazlasıyla üstünde bir sızı yayılmasına sebep oldu bedenine. Ancak güzel şeylere ulaşmanın yolu çabalamak ve acılara karşı gelmekti, öyle değil mi?

    Gözleri adamınkilere değdi kısa bir süre için, ardından uzağa, çok uzağa dikildi. İstese arkasını dönüp gitmeye hazır bir biçimde oturduğunu fark etti o an, yüzündeki duygu namına her şeyi sildi, geçen yıllarda bu konuda uzmanlaşmıştı. Ay ışığına dikildi gözleri en son. Birbirlerine asla dokunamayacak iki âşık gibi diğerinin peşi sıra koşturan Güneş ve Ay. Yakınlardı ama birbirlerine sahip olacak kadar değil. Uzaklardı ancak birbirlerini unutacak kadar değil. Pes etmeden, dur durak bilmeden koşturuyorlardı birbirlerinin peşi sıra. Bazen, o tutulmalar sırasında duruyorlar, karşılıklı oturup birbirlerinin gözleri içine bakıyorlardı. Dokunmadan. Asla. Dokunurlarsa ikisinden birinin ölümü olurdu bu kuşkusuz. Onlar yine de kaderlerini kabul etmişti, yasaklara uyuyor ve bazı günler birbirlerinin gözlerine bakarak oturmaktan keyif alıyorlardı. Bacaklarını altında topladı, bakışlarını yere indirdi ve yüzünü kapayan sarı tutamları çekmek için uğraşmadı bile. Derin bir nefes aldı. Ne yapacağına karar vermiş birinin dingin ifadesini yerleştirdi yüzüne, dudaklarında zayıf bir gülümseme belirdi, sesinin hissettiği kadar kendinden emin çıkacağına emin olduğunda da konuşmaya başladı.

    “ Ben, sen de bunu istersen elbette, seni olduğun gibi kabul etmeye hazırım. Gerekirse, beklemeye de. “

    Yapamayacağı bir şey değildi bu. Beklerdi, beklemeye alışkındı. Hem, Lucinda’yı unutturabilirdi ona. Yapabileceğini biliyordu, hayatında kesinlikle emin olduğu nadir şeylerden biriydi bu. Onu olduğu gibi sevmişti zaten, değişmesini istemezdi, Varg kendini ne kadar zor biri olarak görüyor olursa olsun, genç kadın onun yanındayken her şeye rağmen huzur bulabiliyordu ve önemli olan da buydu.



Spoiler:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Diana Swennie Rosenbaum
Cadı
Cadı
avatar

Mesaj Sayısı : 2028
Gerçek İsim : Ayşin.
Sihirsel Soy : Safkan
En Belirgin Özellik : Duyguları ile hareket etmesi.
Rpg Puanı :
100 / 100100 / 100
Düello Gücü :
0 / 1000 / 100

MesajKonu: Geri: Carterville, Yvonne.   Perş. Ekim 06, 2011 4:21 pm

    Betimleme: 25/30
    Renk ve Paragraf Düzeni: 8/10
    Uzunluk: 4/5
    İmla Düzeni: 10/10
    Anlatım: 30/30
    Kurgu: 15/15
    Toplam: 92

    Görünümden başlayalım. Renklerin uyumlu sayılmamasıyla beraber mavi de biraz parlaktı sanki. [size=11] veya [size=10] kullansaydın hoş görünürdü. Betimlemelerin hoştu ancak artırılabilirdi sanki. Kurgu ise ilgi çekici ve şıktı fikrimce. Okurken sıkılmadım ve zevkliydi. Klavye hatası gördüm ama önemli değil, puan kırmayacağım.
    Aramıza hoş geldin. Umarım iyi vakit geçirirsin. ^^



*Yaşasın Aykut.*
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://godricshollow.nforum.biz
 
Carterville, Yvonne.
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Karakter İşlemleri :: Puan Belirleme-
Buraya geçin: